Akılsız başın cezasını ayaklar çeker, akılsız yöneticilerin cezasını da millet çeker. Bunun en somut örneğini 15 Temmuz İhaneti ile yaşadık. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürkün ‘Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, müritler ve dervişler memleketi olamaz demesinin ardından çıkarılan devrim yasalarıyla Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Halkın, Osmanlı Devleti zamanından kalma şeyh bozuntularının etkisine girme alışkanlıklarını gidermek ve yanlış dini uygulamalara kapılmaları önlenmek istendi. Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak din alanı başıbozukluktan kurtarılmak istendi.
Ancak alışmış kudurmuştan beterdir misali, bizim insanımız, bizim içimizden çıkan yöneticilerimiz, siyasetçilerimiz, kendisini hakir görüp Allah ile kendisi arasına aracılar koyma yolunu seçti. Dini kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirmek, okuyup araştırmak, yerine, bir tutam sakal bırakıp, başına bir sarık geçiren din tacirlerinden dini öğrenme yolunu seçtiler. Arkalarında oluşan biatçı kalabalıklardan güç alan bu din tacirleri, süreç içerisinde işi ticarete dönüştürerek ekonomik anlamda da güçlendiler. Kendilerine Ahmetçi, Mehmetçi, Süleymancı, Nurcu gibi isimler vererek kendi çıkarları doğrultusunda kendilerini farklı kıldılar.
Bunların gücünü gören, yani tek bir sözüyle arkalarındaki kitleleri harekete geçirdiklerini örneğin bu seçimlerde falanca partiye oy verilecek dediklerinde o partiye oy verdirttiklerini fark eden siyasetçiler de bunlarla yakın ilişki içerisine girerek ne isterlerse vermeye razı olarak destek talep etmişlerdir. Siyasetçilerin de kendilerine tav olmaları karşısında kendilerini daha da güçlü hisseden kendilerini cemaat olarak tanımlayan bu gruplar, devlete paralel örgütlenmeye başladılar.
FETÖnün nasıl örgütlendiğini yaşadığımız süreçte hepimiz gördük. Ama diğerleri de bir şekilde devlet içinde devlet gibi örgütlenmeye, her ilde kendi cemaat yapılanmalarını oluşturmaya, başlarına kendi yetiştirdikleri adamlarını atamaya, fakir fukaranın, garibanların çocuklarını okutma bahanesi ile öğrenci yurdu adı altında kendi fikirleriyle beyinlerini yıkamaya devam ediyorlar. Dahası camiler hacrinde kendi alternatif ibadethanelerini oluşturarak insanları Cuma namazlarını ve vakit namazlarını kılmaları için buralara çekmeye, İslam toplumu içerisinde ikilik oluşturmaya gayret gösteriyorlar. Adam elli metre ötedeki camiye gitmeyip Cuma namazını öğrenci yurdu adı altında yaptırılan mekânlarda kılmaya gidiyor.
Bizim Diyanet İşleri Başkanlığı ne yapıyor? 15 Temmuzdan sonra ders alınmıştır, bu cemaatlere, şeyhlere ve dervişlere bir dur der diye beklerken, ‘Cemaatler ve Tarikatlar Buluşması düzenliyor. Bu buluşmayı Cumhuriyet tarihinde bir ilk diye nitelendirip övünmekten de geri kalmıyor. Suç işlediklerinin farkında bile değiller. Cumhuriyetin koyduğu devrim yasaları sanki yürürlükten kalkmış, Tekke ve Zaviyeler serbest bırakılmış gibi Cemaatler ve Tarikatlarla buluşma düzenliyorlar. Yani herkes 15 Temmuzdan sonra bu illegal yapılara bir son verilir diye beklerken bizim Diyanet İşleri Başkanlığı bu illegal yapıları meşrulaştırma yoluna gidiyor. Cemaat ve Tarikatlardan belirlediği beş ilkeye uymalarını istiyor. Birbirinden saçma bu beş ilkede bakın neler diyor.
1.Tekfir etmeyeceksin
2. Ötekileştirmeyeceksin
3. İslamdan ayrılmayacaksın
4. Şahısçı olmayacaksın
5. Şiddete karşı duracaksın
Şu maddelere bir bakın. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu maddeleri koymakla Cemaat ve Tarikatların potansiyel tehlike olduğunun farkında, ama tedbir almak yerine onları meşrulaştırıp Hıristiyanlıktaki Konsül toplantıları gibi absürt bir buluşma düzenliyor. İslamdan ayrılmayacaksın derken aklımıza demek ki bunların İslamdan ayrılanları da var sorusunu getiriyor. Şahısçı olmayacaksın derken de bunlardan demokrasi istiyor herhalde. Ötekileştirmeyeceksin derken de zaten saçmalamışlar. Adını Nurcu, Süleymancı ya da başka bir isim koyan cemaat ya da bir tarikat doğal olarak diğerlerini zaten ötekileştirmiş oluyor.
O halde Diyanet İşleri Başkanlığının bu Cemaatler ve Tarikatlar Buluşması ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra doğru düzgün görevini yapmayan, görüntüsüyle yasak savan, hükümetlerin seçim hedefleri doğrultusunda vaziyete göre bazen aktif bazen pasif kalan, ancak meydanı cemaat ve tarikatlara bırakan Diyanet İşleri Başkanlığı, 15 Temmuz İhaneti ve ardından hala yaşanan ihanet sürecinde toplumdan gelen baskılar karşısında bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeye çalışıyor. Kolay değil, eğer cemaat ve tarikatlar kapatılırsa yani bir şekilde bunların faaliyetleri engellenirse, bizim siyasilerimizin kolay yoldan oy devşirmeleri zorlaşacak. Düşünsenize, kırk bin müridi bulunan bir cemaatte, kırk bin kişiye ayrı ayrı ulaşmak yerine başlarındaki şeyhi etkileyip ikna etmek yeterli. Çünkü diğerleri hep birden itaat edecekler. Cemaatler olmasa herkes bir yöne çekecek, türlü türlü düşünerek oyunun rengini belirleyecektir.
Hangisinde demokrasi daha sağlam olur? Biat eden kırk bin kişi de mi yoksa ayrı ayrı düşünüp oy veren kişilerden oluşan bir sistemde mi? Ama bir de şu var. Demokrasiyi isteyen kim? Cemaat ve Tarikatlar Buluşması demokrasinin inşasına yönelik bir hareket mi yoksa bakın sizin yüzünüzden zor durumda kalıyoruz akıllı hareket edin fazla göze batmayın anlamına gelen bir hareket mi?
Tecrübelerimiz bizi ikinci cevaba götürüyor. Dinin siyasetin bir aleti olmaktan çıkmasını istemeyen, yanlış bir muhafazakârlık anlayışıyla bağnazlığın esiri olmuş kitlelerin seçimlerde çoğunluk oylarını oluşturmasından yana olan bir siyasi anlayışın tercihi. İşte bu tercih başımıza daha çok işler açacakmış gibi görünüyor. Yaşayabileceğimiz olumsuzluklara engel olmanın yolu ise tercihlerimizi değiştirmekten geçiyor. Yani hepimizin akıllanmasından aklımızı başımıza almamızdan geçiyor. Akıllanır mıyız derseniz bu tabloya göre çok zor, biz akıllanmayız.








